ENGELLİLER OLARAK
Anayasa, bir toplumun kuruluş yasası olup; o toplumun rejimini, kurucu ilkelerini, kurumlarını, bu kurumların işleyiş kurallarını, yurttaşların hak ve yükümlülüklerini tanımlar. Bu nedenle Anayasa toplumsal bir sözleşme niteliğindedir ve toplumun nitelikli çoğunluğunun iradesine dayanmalıdır. Toplumsal iradeyi yansıtabilmesi için de, toplumu oluşturan bireylerce ve örgütlü çevrelerce yeterince tartışılmalı, anlaşılmalı ve özümsenmelidir. İşte o zaman toplumun özgür iradesinden söz edilebilir ve elde edilecek sonuca saygı gösterilebilir. Demokratik bütün Anayasalar böyle yapılmıştır. 24 adet kalıcı, 2 adet Geçici Maddeden oluşan bu kapsamlı değişiklik paketi, 6 aylık kısa bir süre içerisinde doğru dürüst tartışılamadan ve anlaşılamadan halkoyuna sunulacaktır. Hiç kuşku duyulmasın ki, halkın büyük çoğunluğu, yaşamlarında ne gibi sonuçlar yaratacağını bilmedikleri bu kapsamlı değişikliklere, tamamıyla siyasal eğilimlerine ve duygusal etkilenimlerine göre oy kullanacaktır. Toplumun yeniden şekillendirilmesinin, böylesine büyük bir bilgisizlik ve kafa karışıklığı üzerine oturtulmasının, ilerde telafisi mümkün olmayan zararlara ve ciddi tehlikelere yol açacağı kesindir. Bu yüzden 12 Eylül’de önümüze konulan Anayasa değişiklik paketi, topluma karşı açık bir dayatmadır. Toplum, değişiklik paketine “HAYIR” ! Diyerek bu dayatmayı ret etmelidir.
Ülkemiz Birleşmiş Milletler Genel Kurulunca 13 Aralık 2006 tarihinde kabul edilen Engelli Hakları Sözleşmesini 30 Mart 2007 tarihinde imzalamış; 3 Aralık 2008 tarihinde TBMM tarafından onaylayıp, Resmi Gazetede yayınlayarak 28 Ekim 2009 tarihinden itibaren yürürlüğe koymuştur. Sözleşme artık, herkes için bağlayıcı iç hukuk metnidir. Sözleşmenin Genel Yükümlülükler başlıklı 4. maddesinin 3. fıkrası aynen şöyledir: 1990’lı yıllardan itibaren kabul edilen engellilere ilişkin tüm uluslar arası belgelerde engellilerle ilgili konularda karar alma süreçlerine engelli örgütlerinin katılımları ve yol göstericiliklerinin garanti edilmesi zorunluluğu yer almaktadır. Bu zorunluluk Engelli Hakları Sözleşmesinin de özünü oluşturmaktadır. Hükümet, 12 Eylül’de oylanacak olan Anayasa Değişiklik Paketini, bu paket içerisinde engellilere ilişkin düzenlemeler bulunduğu halde engelli örgütleri ile görüşmemiş; hazırlanma aşamasında onların bilgilerine başvurmamıştır. Oysa Pakette işverenlerle ilgili hiçbir düzenleme bulunmamasına karşın TİSK, TOBB, gibi kuruluşlarla defalarca görüşülmüştür. Hükümetin bu tutumu Engelli Hakları Sözleşmesi’nin açık ihlalidir. Bu durum bile, tek başına halk oylamasına sunulacak Anayasa Değişikliği Paketine “HAYIR!” dememiz için yeterlidir. Çünkü bizler yıllardan beri “engelliler için, engelliler olmadan asla.” Sloganını, mücadelemizin ve ilkelerimizin en başına koymuş olan bir hareketiz.
Değişiklik önerisi, Anayasamızın “eşitlik” ilkesini düzenleyen 10. Maddesinde yer almakta; engelliler de, çocuklar, yaşlılar, hak ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler gibi “korunması gereken kişiler” arasında sayılmaktadır. Bu, son derece yanlış bir belirlemedir. Çünkü dünyada ve ülkemizde engelliler yıllardan beri korumacılığı, başka bir söyleyişle himayeciliği kesin bir biçimde reddetmekte; toplumun diğer kesimleriyle eşit haklara ve olanaklara sahip olmak için mücadele vermektedirler. Eşitlik ilkesine sıkı sıkıya sahip çıkarak, bin yıllardan bu yana süregelen engellilere yönelik ayrımcı duygu, düşünce, tutum ve davranışlar yüzünden toplumun diğer kesimleriyle engelliler arasında açılan uçurumun hızla kapatılmasını istemektedirler. 10. Maddede yapılan değişikliğin gerekçesi pozitif ayrımcılık olarak açıklanmaktadır. Oysa, engellilerin istemi, herhangi bir ad altında asla ayrımcılık değildir. Bin yıllardan beri süregelen ihmalin, horlamanın, gasp edilen hakların telafi edilmesi, engellilerin toplumun diğer kesimleriyle eşitlenmesidir. Bu yüzden kayırmacılık ve ayrıcalık gibi algılanan pozitif ayrımcılık kavramını ret ediyoruz. Öte yandan engellilere rağmen ve onlara sormadan “pozitif ayrımcılık yapıyorum” iddiası, en hafif değişle engellileri saf insanlar yerine koymak anlamına gelir ki, bunun böyle olmadığı engelli örgütlerinin son 20 yıllık mücadele deneyimiyle kanıtlanmıştır. Anayasanın 10. Maddesinde yapılmak istenen değişiklikle engelliler korunması gereken kişiler olarak değerlendirilmek suretiyle, eşitlik istemine ağır bir darbe indirilmektedir. Çünkü, koruma ya da himaye, hak eksenli bir yaklaşım değildir. Himaye anlayışı Eşitlik isteminin bütün mantıksal ve psikolojik dayanaklarını ortadan kaldırmakta; engellileri üretim sürecinin ve toplumsal yaşamın etkin özneleri olarak kabul etmemektedir. Onlar sadece korunması ve bakılması gereken kişilerdir. Korunması ve bakılması gereken bir kişinin, üretimde, toplumsal ve kültürel yaşamda, siyasette etkin rol alması düşünülebilir mi? Himayeci ve korumacı anlayış çağdaş değildir; çağ dışıdır. Engellilerin üretici ve yaratıcı yeteneklerinin ve potansiyellerinin bilinmediği, bunların bilinmesinin koşullarının da oluşmadığı dönemlere aittir. Korumacı ve himayeci anlayış, zorunlu olarak iane ve sadaka kültürünü doğurmakta ve beslemektedir. Engellileri, yapacakları yardımla sevap kazanacakları ve cennetin kapısını açacakları inancında olan dindarların veya yapacakları yardımlarla vicdanlarını susturmak isteyen varsılların duygularını tatmin aracı haline dönüştürmektedir. Anımsanacağı gibi, iki yıl kadar önce Sayın Prof Dr. Ergun Özbudun ve ekibine hükümetçe hazırlatılan Anayasa değişikliği taslağında kadınlar da “korunması gereken kişiler” arasında sayılmaktaydı. Ancak kadın örgütlerinin gösterdikleri tepki yüzünden, kadınların korunması gereken kişiler arasından çıkarıldığı anlaşılmaktadır. Demek oluyor ki, biz engelli örgütleri, bu çeşit yaklaşımlar karşısında tepkilerimizi yüksek sesle dile getiremediğimiz için bizimle ilgili değerlendirme değişmemiştir. Engellilerin bu korumacı ya da himayeci anlayışı kabul etmeleri olanaksızdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bizim başlıca istemimiz eşitliktir. Engellilerin toplumun diğer kesimleriyle üretimde, toplumsal yaşamda, eğitimde, kültürde, siyasette herkesle eşit hak ve olanaklara sahip olmalarıdır. Ülkemiz için de bağlayıcılığı bulunan Engelli Hakları Sözleşmesi’nin 50 maddesinin tamamı eşitlik ilkesine vurgu yapmakta; korumacılığı ve himayeciliği kesin bir dille reddetmektedir. İşte bu nedenle de engellilerin 12 Eylülde halkoyuna sunulacak olan Anayasa Değişiklik Paketine “HAYIR!” oyu kullanmaları gerekmektedir. Bu tutum, bu güne dek savunduklarımız ve uğruna mücadele ettiklerimiz konusunda ne denli samimi ve tutarlı olduğumuzun ölçütünü oluşturacaktır.
Son “HAYIR!” gerekçemiz ise bağımsız yargı ile ilgilidir. Engellilerin hak ihlallerinin tarafı büyük çoğunlukla devlettir. Çünkü genellikle hükümetler, çıkardıkları yasalar ya da tüzük ve yönetmeliklerle ya da yaptıkları haksız yönetsel işlemlerle hak ihlallerine yol açmaktadırlar. Şu anda iptali için yönetsel yargıda dava açtığımız beş yönetmelik, anayasaya aykırılık itirazında bulunduğumuz iki yasa bulunmaktadır. Engellilere öğretmenlik yolunun açılması bir yönetmelik iptali sayesinde gerçekleşmiştir. Sınıf öğretmenliğine atanmayan görme engelliler bu haklarını yargı yoluyla elde etmişlerdir. Haksız gerekçelere dayanılarak kapatılan Niğde Cemil Meriç Görme Engelliler İlköğretim Okulunun kapatılması, yine yönetsel yargı yoluyla önlenmiştir. Kuvvetler ayrılığı rejiminde yasama, yürütme ve yargı birbirinden bağımsız, ancak birbirini dengeleyen üç temel kuvvettir. Yargı, yürütmeden bağımsız olmadığında, yurttaşlar, devlet karşısında korumasız ve savunmasız kalacak; hükümetlerin yaptığı hak ihlalleri nedeniyle açılan davalar, doğal olarak yürütmeye bağımlı yargı organlarınca reddedilecektir. Böyle bir rejimin demokrasi olarak adlandırılamayacağı açıktır. Bu çeşit rejimlere siyaset biliminde “totaliter rejimler” denilmektedir. Türkiye Cumhuriyeti, Anayasasında açıkça belirtildiği gibi, kuvvetler ayrılığına ve yargının bağımsızlığına dayanan demokratik bir devlettir. Şimdi getirilmek istenen Anayasa değişikliği paketiyle yürütmenin yargısal süreçlere müdahalesi arttırılmakta; bağımsız yargıçları ve savcıları seçen Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu yapısı, hükümetlerin yetkilerini arttıracak bir biçimde değiştirilmektedir. 22 olarak ön görülen HSYK’nın üyelerinin 16’si, doğrudan ya da dolaylı olarak hükümet tarafından belirlenmektedir. Hükümetin üyesi olan Adalet Bakanı, Kurulun başkanıdır. HSYK üyeleri üzerinde ciddi vesayet yetkileri bulunmaktadır. Böyle bir kurulun seçeceği yargıç ve savcıların bağımsız olmaları düşünülebilir mi? Anayasa Mahkemesi de benzer bir operasyonla karşı karşıya bulunmakta; mahkemeye üye seçiminde, yürütmenin başı olan Cumhurbaşkanı’nın yetkileri arttırılmaktadır. Bu nedenle Yasama Organınca yapılan yasaların anayasaya aykırılığı iddiasıyla açılacak davaların büyük çoğunluğunun, bu iddialar haklı olsa bile, iptalle sonuçlanamayacağı açıktır. Bu durum Cumhuriyetimizin demokratik niteliğini zayıflatmakta; totaliter eğilimlerin güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Bağımsız yargı, tüm yurttaşların olduğu gibi, engelli haklarının da güvencesidir. Bağımsız yargıyı zayıflatan, vesayet altına alan bir anayasa değişikliğine “EVET” oyu vermek, kendi ayağına kurşun sıkmaktan farksızdır. Yukarıda açıkladığımız nedenlerle, hakları için samimi bir biçimde mücadele veren tüm engellileri, 12 Eylül 2010 günü yapılacak halk oylamasında:
Engelliler Konfederasyonu Adına
İletişim: |